Erol Kartal - gazigeftdee, yıl 1982
Romanda Eleştiri, Eleştiride Roman-Erol Kartal
Günümüzde Türkiye'de romanın geleceği konusunda birbirinden farklı ve hem de oldukça değişik bir renk yelpazesi oluşturan görüşler açıklanmakta. Tartışmalar yürütülmektedir. Özellikle bu açıklama ve tartışmalar aydınlarımız tarafından yakından izlenmektedir, ya ne var ki bu konunun güncelliğini sürdürüyor olmasına karşın roman üzerine yapılan tartışmalar ve eleştirilerin "düzeylerinin" yetkin olduğunu söylemek çok zor. Roman tartışmaları, bir yandan onun varlığı ve yokluğu açısından ele alınıp irdelenirken öte yandan da romanın "malzemesini" oluşturan nesnelerin nitelikleri, ele alınış biçimleri ve anlatım tarzını birinci plana çıkartan türdeki tartışmalarda ayrı bir kanalda yol almaktadır. Türkiye'de roman var mı yok mu tartışması bir yana çağdaş romanın nasıl olması gerektiği konusunda söylenenler arasında da epey ilginç belirlemeler yok değil. Kimileri "Saf" bir roman arayışı içerisinde romanlarımızı yargılamaya çabalarken kimileri de basılan romanın kaç baskı yaptığı ve ne kadar sattığına; dahası romanı okuyan okuyucu kitlesinin niceliğine bakarak kendine has sonuçlara ulaşmaktadırlar. Öte yandan toplumsal -siyasal ortamın karmaşık sorunları karşısında kolaycı çıkışı benimseyen kimi eleştirmenler ve yazarlar da o güne değin yazılmış bulunan ve toplum sorunlarını şöyle veya böyle yansıtan veya onlara ağırlıklı bir yer tanıyarak eğilen romanlarımızı yadsıma ve giderek deneyerek yeni çıkış yolları aramakta veya önermektedirler. Bunu yaparlarken de "mahkum" edecekleri romanı bir kuram'ın kalıpları içerisine zorlamalı olarak sokup öyle eleştirmeyi denerler. Tüm bu eğilimlerdir ki bende önce romanlarımızın eleştirisini yapmak yerinde, romanlarımıza 'yargılayan' kişilerin görüşlerinin en 'karakteristik' olanlarının ele alınarak onların eleştirisine gitmenin ve bu arada romanımızın başlıca sorunları hakkındaki görüşlerimi aktarmanın daha doğru olacağı kanısını uyandırmıştır. Genel bir bakış, eleştirilere hedef olan romanlarımızın oluşturduğu alan içerisinde H.Ziya'nın romanlarından tutun da K. Nadir'in romanlarına ve giderek T. Apaydın, F. Baykurt ve bunun gibi yazarların 'köy' romanı damgasını yiyen yapıtlarına dek pek çok örneğin yer aldığını görmemize yetecektir. Karakteristik eleştirilerin sahiplerinden birisi Selim İleri'dir. Bu yazar bir yandan H. Ziya'nın Aşk-ı Memnu'su üzerinde dururken bir yandan da K. Nadir'in romanlarına eğilmeyi 'veya en azından gönül borcunu' ödemeyi denemektedir. Fakat onun bu yargılarını 'karakteristik' kılan bunlar değildir. Karakteristik olan şey, K. Nadir romanlarını "roman" sayması, H. Ziya'nın Aşk-ı Memnu'sunu en iyi roman ilan etmesinden çok 'ideolojik yargıları ile bir yerlere varılacağını ummasıdır. Romanını deklase kişiler üzerine kuran -veya onların çevresinde- yazar, toplumsal sorunları irdeleyen romanlara karşı da en azından 'deklase' tavırla yaklaşmakta ve onları pek sevmemektedir. Roman eleştirmenliği alanında söyleyecek sözü olduğu anlaşılan S. İleri, bir yazısında şunları söyler: "Büyük toplumsal sorunlarımızı klişe bilgilerle çözümlemeye kalkıştığımızdan, bendeki Kerime Nadir tutkusunu da mahkum edenler çıkacaktır şüphesiz. …Onun romanlarını okuyan kalabalıkların, o kadar önemli okuma arzusuna da yabancılaşmayı, sorunların nedenlerini bireylerde aramayı ileri düşüncelilik saydığım bir dönemde… o yazı için burada Kerime Nadir'den özür dileyeceğim" Kerime Nadir romanlarına ayrı bir paye vererek onu taçlandıran S.İleri, Halit Ziya'nın yapıtına da aynı kriterlerle yaklaşıyor olsa gerektir. Bunu yaparken salt bir roman eleştirmeni gibi davranmamakta, politik görüşlerin ve yargı- ön yargılarını da sergilemekten geri durmaktadırlar. Bu yöntem doğru olabilir, ama ayakları yere basar kanıtlarla yapıldığında. Kerime Nadir üzerine yazdığı yazısında Kerime Nadir'i yeniden keşfederken özürler sıralayıp aflar dilemektedir. Bununla da kalınsa iyi, Kerime Nadir romanlarına özel bir yer açar romancılığımızda; o "köşk romanı" yazarı olur böylece. Burada biraz durmalı.Kerime Nadir, gerçekte kozmopilit Osmanlı kültürünün yazın alanındaki sözcüklerinden arta kalanlardan birisidir. Deyim yerindeyse onun romanlarına 'arabesk-Roman' demek daha doğru olur kanısındayım. Ama Selim İleri Kerime Nadir'in romanlarının 'Kalabalıklar' tarafından okunduğunu savunmaktadır -Arabesk müzikte olduğu gibi- doğrudur. Lakin bu onun kalitesini yükseltir mi? Tam da bu sorunun cevabı verilmelidir. Kerime Nadir'in romanlarına ilişkin, anılan 'okuyan' kalabalığı, Küçük-Burjuva 'okumuşlarından' oluşan bir kesimden başka bir şey değildir. Romanlar da onların sınıfsal mantığına, sürekli olarak bir üst tabakaya geçebilme özlemlerine seslenmiştir. Yoksa, bir üst beğeninin yetkin ürünleri değillerdir. Nedense soruna böyle bakıp da Küçük-Burjuvazinin düşlerine, Osmanlı ham hayalciliğiyle "köşklü" romanlar kaleme alarak seslenen bu akımın Osmanlı kozmopolit kültürünün bir uzantısı olduğunu koymaktansa, dergilerde K. Nadir'e övgüler düzmek yeğlenmektedir. Bütün bunlar yapılırken de bir 'hesap adamı' kurnazlığıyla gelecek eleştirilere karşı önlemini almıştır sayın yazarımız. O'na göre, "Toplumsal sorunlarımızı klişe bilgilerle" çözmeye kalkanlar yazarımızın bu "Kerime Nadir tutkusunu mahkum" etmeye çabalayacaklardır. Yani ki, ey okur haberin ola, her kim ki benim bu tutkumu kınarsa o klişeleri savunan 'belli' çevrelerdendir. Yazar, aslında bir romancıyı övgüleme çabasından çok daha başka şeylerin sıkıntısını yaşamakta. Toplumsal sorunlarınızı klişe bilgilerle çözümleyen insanlar ve "sorunların nedenlerini bireylerde aramayı ileri düşüncelilik saydığı" dönemlerden söz etmekte… Ama bunları öylesine belirsiz ve yuvarlacık dile getirmektedir ki, bu anlamsızlık ve bilirsizlik olumlu veya olumsuz eleştirilerinin temel dayanağı olmak işlevini sürdürmesine yardımcı olmaktadır. Fakat gelin görün ki bu belirsiz ve tutarsız dayanak noktaları üzerine inşa edilen görüşler bütünlüğü objektif olmayan dahası geçerliliği tartışılan savlar olmaktan öteye gidemeyecektir. Politize olmuş bakış açısının ışığında çarpık yaklaştığı yazınsal sorunlar kimi zaman başka 'yardımcılar' aracılığıyla kanıtlamaya, çözümlenmeye çalışılıyor. Buna en belirgin örnek yine bir başka yazısıdır onun. "… Vedat Günyol "Varlık" dergisinde dünün romanı üzerin kesin yargıda bulundu "Köy romanı" diyor Günyol "Asıl köyden çıkmış kentlerde eğitilmiş aydınlarca başlatıldı. Ama bu romanlarda… yaşlı kadınları köylü şivesiyle Marks'tan özetlenmiş basite indirilmiş sözlerle konuşma sevdasında ve saptan tısında duralayıvermektedirler" dediğini aktaran S. İleri bu görüşe katıldığını da bu görüşe sarılmakla doğrulamak çabası içerisine girerken, bu sarılmış bulunduğu yeni 'kanıt' aynı zamanda başka bir savına dayanak olarak işe yaramaktadır: "Sözgelimi… Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnu adlı romanında kimse "köylü şivesiyle Marks'tan özetlenmiş" sözler söylemiyor." Bakın işte, şimdi anlaşıldı bu bizim romanlarımızı -S. İleri'ninkiler de dahil- böyle romandan başka her şeye benzetenin kim olduğu! "Dünün romanı! İlan ediliveren "Köy romanı" Marksian heveskarların ürünü olduğundan işe yaramaz kabul ediliveriyor. Bunu böyle demeselerdi; kabul edenlerin başında PÖRTLEK GÖZ Günyol geliyor, e tabii ardından S. İleri gibileri… Günyol, Türk romanı üzerinde görüş belirlerken S. İleri gibi, politize görüşleri ile romanları yerlerine koyarak yargılamaya çalışıp, damgasını vuruveriyorlar: "Markstan özetlenmiş sözlerle konuşturma saplantısında" bulunmaktadır. "Köy romanı" Markstan çok önceleri söylenen ve Marksçılık sayılamayacak şeyleri Marksistmişcesine göstermekte bir hayli usta bay Günyol. Ezilmeye, sömürülmeye, bozuk gidişe başkaldırının dile getirildiği tümelerin roman içerisine serpiştirilmesi veya bunların romanda ağırlıklı bir yer tutması "Markstan özetlenmiş sözlerle" roman yazmanın "sevdasında olunduğundan ötürü değildir, Türk yazınında özetlenmiş sözlerle Marksçılık yapma saplantısında kimselerde yoktur. Üstelik, böyle sorumsuz yargılarında kimselere yararı yoktur sanırım. Sormak gerekir ki, baskıya, zulüm ve sömürüye başkaldırının ifade edildiği romanların varlığı, kaleme alınmış oluşu köylü şivesiyle Marks'ın söyletilmesi mi olur? Önce, ezilme, sömürü ve zulmedilmeye başkaldırı Markstan önceleri de vardı, varolmuştur da, oysa Marksçılık, toplumun en üretken ve yine en sömürülen kesiminin iktidarı ele geçirmesi gerektiği yolundaki görüşler bütünüdür. Bizde hangi roman gösterilebilir ki -Köy romanı dedikleri- işçiliğin önderliği ve kuruculuğunu kabullenen ve 'planlanmış bir geleceğin insanı'nı anlatan sosyalist gerçekçi bir roman örgüsü oluşturulmuş olsun orada? Üstelik Marksçı özetlemeler yapacak denli Marks'ı bilen birisinin, bir romancının Marksçı çözümlemelere ters düşecek sonlamalara gitmesi olanaksızdır Toplumsal kurtuluş çözümlemesi amacıyla bireylere söyletilenler ve romanlarda bireye, tek tek kişilere tanınan abartılı ağırlık sorunların çözümünde Marksçı bir alternatiften çok bireyci hatta 'kişisel' bir sonlamayla biter. Bu tür romanların yeni hemen tümünde bir Mesih beklenir veya romanın kahramanı adeta bir 'Mehdi'dir. Köy romanı yazarı olarak nitelendirilebilecekler arasında sayılabilecek yazarlardan hiçbiri herhangi bir kurama dayalı olarak yola çıkmış değildir ve üstelikte bunların geliştirdikleri bir kuramda yoktur, denebilecekken bu yazarların yapıtlarında Markstan özetlenmiş sözlerden oluşan bir örgü oluşturduklarını iddia etmek anlamsızdır. Pek bilmeliyiz ama, Günyol'u böyle düşünmeye sevk eden şeyin, yaşlı kadınlara sömürü ve baskıya karşı çıkar sözler söylemiş olunmasıdır. Eğer bu noktadan yola çıkarak Marksian romanlar yazılıdğı kanısındaysa şu olasılıkları kabullenmek gerekecektir: a) Ya yazar Marksçı bir çözüm arayışı içerisinde ele almayı ve sonlamayı amaçlayan bir akım içerisinde kendine yer aramaktadır ki bu durumda bu akımın sosyalist gerçekçi akım olması kesindir. b) Yazarın Toplumcu gerçekçi bir edebiyat yapma diye bir kaygısı yoktur, salt geleneksel yazın öğelerini de kullanarak görünen çarpıklıkların gözlemcisidir. Böylece bir yaklaşımı olan yazarında bırakın Marka öykü "saplanması"nı, öykünmeyeceği dahi açıktır. Bu iki temel ayrımdan ikincisini amaçlayarak "Köy Romanı"nı yargılamışsa eğer yargısında hatalıdır Günyol. Yok eğer birinci yoksa o zaman durum iyiden iyiye değişir artık. Sosyalist gerçekçi edebiyatın önemli öğelerinden birisi olan "olumlu kahramanlar öğretisi"ne atfen, köylü kadınlara söyletilen sosyal içerikli çıkışlar eleştiriliyorsa, bu eleştiriden maksadı sosyalist gerçekçi roman ve dahası sosyalist gerçekçi kuram'ın yok sayılması ise yine de tutarsızdır savında diyeceğim. Bilinir ki olumlu kahramanlar öğretisi sosyalist gerçekçi edebiyatın ayrılmaz bir parçasıdır. Ama bu öğretinin kökeni 19. yüzyıla dek uzanır. Özellikle Belinski, Çernişevski ve Dobrulyubow arasında başlatılan tartışmalar ve eleştiriler sanat yapıtındaki kahramanların kişiliklerinin 'niteliği' konusunu alevlendiren çıkışlar olmuştur. Ancak 1930'larda edebiyattaki kahramanların olumlu kişilerden seçilmesi İlkesi Sovyet edebiyatçıları tarafından yenibaştan ele alınmış, tartışılarak toplumcu gerçeklikle çatışmadığı ve tam tersine olumlu kahramanların gerekliliğinin kabulüyle toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli bir parçası haline gelmiştir. Gel gelelim olumlu kahramanlar öğretisinin, diğer destan kahramanlarından, onların yiğitlik gösterilerinden apayrı bir yönü vardır ki o da, "bu kahramanların planlanmış bir geleceğin adamları" oluşlarıdır. Köy romanı olarak da adlandırılabilecek roman tür'ü üzerine son birkaç şey daha belirlemek doğru olacaktır kanısındayım. Geleneksel anlatım tarzının temel öğelerini alarak ve özünde Anadolu halk masallarını ve söylencelerini andırır bir kurguya oluşturarak yazın alanına girmiştir söz konusu yapıtlar. Yüzyıllar boyu merkezci otoriteyle çelişkileri olan kesimlerde ortaya çıkan ayaklanmalar ve bu ayaklanmaların -ama bireysel ama kitlesel- zamanla öyküleştirilmesi sonucu, Türk halk edebiyatında sömürü ve baskıya başkaldırmış kahramanları yaşatarak dilden dile aktarılan sözlü veya yazılı destanlar oluşmuştur. İşte bu anonim destanların egemen kuruluş örgüsünün temel alınarak romancılığımızda kullanılması -köyden çıkmış aydınlar tarafından- "Halkçı" yönü ağır basan romanların ortaya çıkışını doğurmuştur. Yoksa sanmıyorum ki Marks'ı özetleyerek "saplantı" yazın ürünleri verme kaygısından doğmuş ola!" Köy romanı veya benim daha doğru bulduğum 'Halkçı roman özellikle toplumsal çalkantı ve bunalımların yoğunlaştığı bir dönemde iyiden iyiye 'boyanmış', reddolunmuştur. Alternatif başka bir tür ön plana çıkarılır olmaya başlanmıştır bu kez ve bu yolda ad 'revan olunmaktadır' daha. Sormak geçebilir içinizden; hani şu kıyasıya eleştirmeyi marifet bellediğimiz köy romanlarımıza karşı getirilen roman anlayışı ne olmuş, acaba birincisinin yerini daha yetkin, çağdaş toplumcu gerçekçi romanlar mı almıştır? Diye. Ne gezer, Zaten mantığımızdaki yeri her vakit ikinci planda gelen; "atıl" olan ve anca nenelerimizin çabasıyla gayrete gelen, ayılan kitlelerin iyiden iyiye dışarılaşmışı ve de orta yerde kala kala, bir veya birkaç bireyin maceralarını, özgürlüğünü ve bireyselleşmesini anlatan "oda" romanlarından başkaca bir şeycikler kalmamıştır. "Günümüzü romancılığının üzerinde durulan örneklerine şöyle bir göz atacak olursak, bu örneklerin genellikle toplumun asıl büyük kalabalığından sayamayacağımız ayrıksı roman kişileriyle dolup taştığını ayrımsarız. Bu konuda en başta kendi romanlarımı örnek vereceğim tabii. Bireyle "psikolojik hallerle" bir yandan da toplumsal ortamla ilgilenmek isteyen günümüz romancısı söz konusu toplumsal ortamda "bireyin" bireyselleşmediğini gördükçe daha özel ortamlara yani topluluklara sığınmak zorunda kalıyor" demektir. S. İleri, bir başka yerde. Yazarın deyişiyle soralım; Toplumsal ortamda 'birey'in bireyselleşemediğini gördükçe daha özel ortamlara sığınmak şart mıdır? Hem nedir ki bireyin bireyselleşmesi? Toplumsal yapıdan, bütünden kopuk mudur, yoksa birey sosyalleştiği ölçüde 'birey'liğine ulaşmaz mı?... Açıktır ki öyledir de. O zaman romancıya düşen de yalıtık kişiler; "oda" ve "yatak" arkadaşlarıyla uğraşan romanlar kaleme almak mı olur, yoksa tek tek psikolojik tahlilleri, açılımları toplumsal psikolojik bağlamında irdeleyerek en azından bireyin bireyselleşmeyişinin temelinde yatan sosyal ve iktisadal… çarpıklıkların ustaca yakalanarak yaratılabileceği toplumcu gerçekçi ürünler vererek mi? 'Ben baktım ki toplumsal ortamda iş yok, bireyde -Zavallı birey"- bireyselleşemiyor bir türlü; eh öyle ise bende bu işe bireyselleşemeyen birey'in psikolojik hallerini anlatmakta başlayayım." Yollu geçersiz nedenlerin ardına saklanıp, çala kalem "Zebercet"leri, "Hayrun"ları "Leman"ları anlatan, 'Asarıl Cedide'ler çızıktırmakla Türk romancılığı elbette bir yere gidemeyecektir. Neylersiniz ki, batı yazınına ulaşmış ürün vermiş olmak sevdasıyla -veya kişisel doyumsuzlukla- oturup o seksopat halları irdelemek, sayfalar doldurmak tam da altın çağını yaşıyor şimdi. Ülkemiz aydının büyük çoğunluğunun şaşkın ördek gibi neyleyeceklerini bilmedikleri ve okuma beğenisini kazanmadıkları bir dönemde tırmanıveren "Seksi vaziyet" yazın için ne Pazar ama! Bir saptama yapmakta yarar var, ki bu romanımız açısından oldukça önemlidir; "ünümüz romancılığının… örneklerine… göz atacak olursak… genellikle toplumun asıl büyük kalabalığından sayamayacağımız ayrıksı roman kişileriyle dolup taştığını ayrımsarız…. Toplumsal ortamla ilgilenmek isteyen günümüz romancısı söz konusu toplumsal ortamda "bireyin" bireyselleşemediğini gördükçe daha özel ortamlara yani topluluklara sığınmak zorunda kalıyor" sözlerinde en özlü anlatımını bulan "birey"in romanını yazanların "sığınağa" bu sözlerde gerçek payı olanlar yanında gerçeğe uymayan yanlarda yok değil ve asıl önemli ayrımda burada başlar. Doğrudur, günümüz romancılığında temel eğilim bu romanların "ayrıksı" roman kişileriyle dolup taştığı… Amma velakin yanlış olan veya görülmek istenmeyen şey de "toplumsal ortamla ilgilenmek isteyen ama bu ortamda bireyin bireyselleştiğini görüp ve bu yüzden daha özel ortamlara gerek" duyuş olunması savıdır. Aslında söz konusu çevrelerin yazarlarının toplumsal yapının çarpık ve bireyselleşmemiş bir "birey" olmalarından ötürü, doğal olarak -ve kolay- toplumsal sorunların irdelendiği -Bırakın toplumcu gerçekliği- gerçekçi yapıtlar verememektedirler. Doğrusu budur. Yoksa yazarları birey'le ilgilenmeye gerek duyduğu için değil… nesnel konumları, toplumsal oluşumları, sosyolojik birikimleri buna elvermediği için bireyin çarpık romanı doğmuştur. Niçin köy romanları yazarları olarak gruplanan yazarların kökenleri geldiği yerler bitirdikleri okullar Köy enstitülü oluşları çoğunun göz önüne alınarak yapıtları değerlendiriliyorsa, 'birey' romanlarının yazarlarının toplumsal kökenleri göz önüne alınarak yapıtlarına bir göz atılmasın ki? O zaman daha doğrusu sonuçlara ulaşmak mümkün olacaktır sanırım. Yine de köy romanı türünün toplumcu gerçekçi romana giden yolda önemi küçümsenemeyecek bir evre olduğunu kabul etmek gerekir. Ama buna karşın köy romanına karşın ilan edilmemiş bir savaş veren "birey" romancılığı Türk yazınında "anafor" bir akım olarak anılacaktır. Kendimize özgü romanı arama yolunda değişik çıkışlar yaparken bu arada iyiden iyiye batı romanına öykünmeye, ne öykünmesi giderek benzemeye başlayan romanlar bile arz-ı endam etmeye başladı. Türkiye toplumunun gerçeklerinden ve gereksinim duyduğu türün ne olabileceğini araştırmaktan beş-on düşünce öbeği uzakta olan ve bunu pekte gereksinmeyen bazı yazarların Avrupa bunalım yazınına bu denli öykünmelerinde sanırız pek çok "özel" neden vardır. Yalnız son zamanlarda sansasyonel çıkışlara neden olan yazarı açısından da birtakım istenmeyen sonuçlara yol açan "benzeşimler" de olmuyor değil. Hatta daha da sıklaşacağa benzer ya. Özellikle Çevirmen-Yazar olmak gibi iki yükü birden yüklenmek yazarlarımızın kendi ürünlerine batı yazınının ürünlerini çağrıştıran bir dil ve anlatımı bulaştırmaları olasılığı bir tehlike olarak yazınımızın kapısına dayanmıştır. Kimi zaman yazar, orijinalinden okuduğu yapıtların etkisinde kalabilmekte ve Türk romanında "yabancı' bir yer esmesine neden olmaktadır. Fakat işin daha da kötüsü, yazarın orijinalinden okuduğu bir yapıtın, çok sonraları yazar yeni bir ürün verirken belleğinin derinliklerinden çıkıp yeniden kaleme alınması 'yerleştirilmesi' tehlikesidir ki, kanımca böyle bir gelişimin sonucu olmalı; bu istenmeyen durum kendini göstermiş, A. Ağaoğlu'nun 'bir düğün gecesi' adlı yapıtı ile Aldoux Huksley'in "Sese sese karşı"sı yadsınamaz bir biçimde benzeşmiştir. Gelelim ki, Huksley'in ki mi, Ağaoğlu'nun kine; Ağaoğlu'nun ki mi, Huksley'in kine 'benzemektedir' onu bilemeyiz ama bildiğimiz ve açık olan bir şey varsa, o da Türkiyeli okurun bir güzel benzetildiği dir. Yarın Dergisi, Ekim 1982, syf.: 20-21




















